N. Emrah Aydınonat |

Ders Günlükleri: İktisadi Büyüme | Modeller ve Yöntem | Diğer günlükler: İktisat Günlüklerinden Seçmeler |



J.S. Mill ve İktisadın Tanımı

Aşağıda Yusuf Ziya Kavak'ın J.S. Mill'in iktisat tanımı hakkında yaptığı sunuşun tam metni bulunmaktadır. Bu sunuş temelde John Stuart Mill'in (1844) ESSAYS ON SOME UNSETTLED QUESTIONS OF POLITICAL ECONOMY adlı eserindeki 5. risalelin (Essay V: ON THE DEFINITION OF POLITICAL ECONOMY; AND ON THE METHOD OF INVESTIGATION PROPER TO IT) özeti niteliğini taşımaktadır.

J.S. Mill'e göre Siyasal iktisadın tanımı üzerine ve buna uygun araştırma yöntemleri hakkında
Yusuf Ziya Kavak


Doğaya ve kesinlik kazanmış nesnelere yüzeysel bir bakış açısıyla bakacak olursak, bilimin tanımının didaktik sırada kapladığı alan kadar alanı, kronolojik sırada da kapladığını görürüz. Bir bilim dalı hakkındaki tez, genelde işe açık bir formülle bilimin ne olduğunu ve onu diğer bilim dallarından ayıran özelliklerin ne olduğunu açıklamaya çalışmakla başlar işe. Fakat bu doğru olmaktan çok uzaktır.

İnsanoğlu tarım yapmaya başlamadan önce toprağı entellektüel girişimleri için ölçüp biçmediler, başta insanlığın araştırma yaptıkları tarlaları parçalara ayırıp ardından amaçlarını gerçekleştirmek üzere gerçekleri bulup biriktirmeye (toplamaya) çalışmadılar. Daha az sistematik bir yöntemle ilerlediler.

Pek çok soruşturma ve bunlara bağlı kovuşturmaların ardından yeni buluşlar yapıldıkça, ister teker teker ister bir grup halinde gün ışığına çıkan doğrular birleşti ve özel yakınlık derecelerine göre sınıflandırıldı. Bilinçli bir sınıflandırma amacı güdülmeksizin tüm gerçekler kendi kendilerine sınıflaştılar, insan beyninde genel ve bariz benzerliklerine göre etkileşip topluluklar kurdular ,ve bu topluluktan sık sık söz eden insanlar, onları ortak bir isimle çağırmaya başladılar. Bu şekilde ortak bir mezhep (sınıf) elde eden bilgi ve gerçekler de bilim olarak anıldı. Bu tesadüfî sınıflamanın yeterince doğru olmadığını görmek için epey zaman geçti.

Gerçekte; bilimin her alanında, çok yüksek derecede tahlil ve soyutlama gerektiren araştırmalar çok seyrekti; mesela bilimin kendisinin ne olduğu ya da başka bir deyişle, onu oluşturan tüm gerçeklerin (doğruların) ortak ve ayırt edici özeliklerinin ne olduğu gibi…

Genelde yapılan pek çok tanımlama, bilimin kendisine uymaz; kimisi çok geniştir, kimisi dar, kimisi bilimin yeterince derinliklerine inmemektedir fakat gerekliliklerine dayalı olarak olmasa da kazara da olsa bilim için bir tanımlama yapmaktadır.

Bilimin tanımı, Dugald Stewart’ın göz önüne aldığı “gerçekler sınıfında” yer almalıdır; bu sınıf tüm bilim dallarının temel prensiplerinin insan aklının felsefesine dayandığını gözlemlediğinde ortaya çıkmıştır. Bu gözlem ve tüm bilim dallarının temel prensipleri ve bunların tanımları, şimdiye dek bilginin en anlaşılmaz ve oturmamış alanlarına yayılmış ve burada rol oynamıştır.

Hangi kitabı açarsak açalım, matematik ya da doğa felsefesi bile olsa, başlangıç ve ana hususlar olarak ele alınan şeylerin bulanıklığını ve temel prensipler olarak önümüze konulan metotların yetersizliğini görmemek imkansızdır. [prensip ve metotların bulanıklığı, yetersizliği]

Niçin bilimlerin bu kesinlik kazanmış sonuçlarına, dayanak noktalarındaki sağlamlık arayışları yüzünden önyargıyla yaklaşılmaktadır. Nasıl oluyor da sağlam bir üstyapı dengesiz bir temele oturtulabiliyor?

Bu paradoksun çözümü, baş (temel) prensipler olarak nitelendirilen hususların aslında son prensipler olmasıyla ilgilidir. [temel değil son-tamamlayıcı prensiplerdir.]

Diğer pek çok bilim gibi siyasal iktisat da katı bir mantığa dayanan prensiplerden çıkan bir tanımdan yoksundur. Sonucunda genellikle bilimin üzerinde çalışılma sürecinde yanlış anlayışlara ve kesinlik kaybına yol açmıştır. [yanlış anlaşılma ve kesinlik kaybı]

Bilimin en çok ulaşılan ve kesinlik kazanan sonuçlarına göre;

Doğanın kaba fikirleri (“vulgar notions of nature”) ve siyasal iktisadın nesnelerine göre söylmeliyiz k; Sİ bir ülkenin nasıl zenginleşeceğini öğreten ya da öğretmeyi amaçlayan bir bilimdir. [?] Bu bilimi oluşturan fikirler Smith’in değerli çalışmalarıyla bu başlığa ve konuya verdiği emekle desteklenmiştir.

Söz konusu tanımlamaya saygı duyarak; tabii kelimelere dökülmediği için gene de tanımlama demek uygun olursa çünkü buna konu hakkında yüzlerce kez konuşulduktan sonra bir süreç içerisinde soyutlamalar yapıldıkça ulaşılmıştır, bunun varılan sonuca uygun olduğu söylenebilir –içsel tutarlılık- ve bu söz konusu Sİ tanımlamasının aynı anda hem uzak hem da alakalı bilim ve sanat fikirlerini karıştırdığı söylenebilir. [bilim ve sanat fikirleri birbirine karışarak uzak ve yakın tanımlamalar oluşmuştur.]


Bu iki fikirden biri gerçekler içinde dağılır; diğeri temel kuralların. Bilim gerçekler koleksiyonudur; sanatsa bir kurallar bütünüdür, davranışların yönetimidir.

Bilimin dili “bu, budur” ve “bu, bu değildir” derken sanatınki “bunu yap” ve “bunu yapma”dır.

Bilim olayları kavrar ve onun kanunlarını keşfetmeye çalışır, sanat işi sonlandırır veya o işi etkilemeye çalışır.

Bu yüzden Sİ bir bilim sayıldığından [salt] kurallar bütünü olarak görülemez yoksa sadece işe yaramaz bir bütün olurdu.
Pratik kurallar bir şeyler buldurabilme yeteneğine sahip olmalıdır. Mekanik bilimi doğa felsefesinin bir dalı, hareketin kanunlarını ortaya serer ve mekanik güç denilen şeyin özelliklerini ortaya çıkarır.

Platon’un düşüncesine göre sanat eğer bilgilerin ve konuların özelliklerine bağlı olmazsa sanat olamaz; bu olmadan o felsefe değil ”empirisizm” olabilir. Bu nedenle bir ülkenin zenginliğinin artması için kurallar bir bilim değildir, bilimin yalnızca bir sonucudur. Sİ’ın kendisi bir milletin nasıl zengin olacağını emretmez-söylemez/emredemez-söylemez/emretmemelidir-söylememelidir fakat ülkeyi zenginleştirmek isteyen bir kişinin öncelikle bir Sİ olması şarttır.


2. Genellikle bilgilendirilmiş insanların eline geçen ve konuyla ilgili açıklanmış tezlere başlarken kullanılmak üzere masaya yatırılan tanım şu sonuca yol açar;
Si, bize zenginliği düzene sokmada, üretimde, dağıtımda ve tüketimde bilgi veren kanunları gösterir. Bu tanım öncekinde açıkladığımız hatadan yoksundur. Sİ’ın bir sanat olmadığını bir bili olduğunu ve onun doğa kanunları hakkında bilgili olduğunu önemsemez. Olayların nasıl yönlendirilmesi gerektiğini değil, nasıl geliştiğini öğretir ve bir sonuca ulaşır.

Sİ önceden de söylediğimiz gibi bir bilimdir; fakat ev ekonomisi belli prensip ve kuralara indirgenebilineceğinden sanattır. [Sİ bilim, ev ekonomisi sanattır.
Kurallardan ya da ihtiyat gerekliliklerinden oluşur.
Ailenin ihtiyaçlarını sık sık karşılamak üzere kaynak yaratmak
Ve en yüksek oranda fiziksel rahatlık ve zevk sağlamak için.]

“Zenginliğin üretim-dağıtım-tüketimini düzenleyen bilimsel kanunlar” (ama ya zenginlik?)
Zenginlik kavramı süzülen buğulu ilişkilerle çevrilidir ve içerdekilerin dışarıya gösterilmesini engeller.

Zenginlik; insanoğlunun çalışma (emek) olmadan sahip olduğu sayılamaz miktardaki nesneleri hariç, yararlı ve insanlığa uygun her şeydir. (tüm nesneler değil de tüm materyal nesneler olduğu ve uzaklığın amacımıza hizmet etmediği de iddia edilebilir.)
Zenginlik ya da materyal zenginlik ile ilgili karşılaşılması olası tanımsal sorunlar.

Sİ’ı fiziksel bilimlerden ayıran somut (yoksa bağlayan mı?) bağlar, ne zenginliğin tüm çeşitleriyle ilgili gerçeklerle örtüşmektedir ne de birtakım zenginlik çeşitleriyle ilgili gerçeklerle…
Hareketin 3 kanunu ve yer çekimi kanunu insan gözlemlerine dayanan kanunlardır ve bunlar da zenginliklerin ortak olarak üretimi kanunları arasında yer aldıklarından Si’ın bir parçası sayılmalıdırlar.

Kaldıracın özelliklerine bağlı olmayan pek az endüstri kolu vardır ancak bu özellikleri Si’ın gerçekleri arasına koymak pek garip olurdu.

Sİ ve fizik bilimleri arasındaki gerçek uzaklığın nedenleri; konularının doğaları gibi nedenlerden çok daha derindir. Si ve tüm yararlı sanat dallarının gerçekte tek bir ortak yöne sahip oldukları aşikardır ve bu da insanların rahatlarına ve zevklerine hitap etmektedir; fakat gene de bunlar bilginin birbirinden tamamen farklı dallarıdır. [neden?]

3. Eğer insanlığın bilgisinin ulaşılmış olan ya da ulaşılabilir olan tüm alanlarına bakacak olursak, kendisini kısımlara ayırdığını ve bu kısımların birbirine tamamen zıt ve uzak iki grup olduğunu görürüz. Bunlar fizik(sel) bilimler ve psikolojik bilimlerdir. Biri insan aklıyla diğerinin de akıl haricinde her şeyle ilgilenir.


[Fiziksel bilimler x Psikolojik (ya da ahlaki –‘moral’-) bilimler ayrımı neye dayanır?]
Birini insan beyniyle (aklıyla –human mind-) diğerinin de akıl haricinde her şeyle ilgilenmesi gibi nedenlerden dolayıdır.

Mesela siyasal bilimleri ele alalım ya da hukuku; kim bunların fizksel bilimler olduğunu düşünebilirdi ki?

Veya müzik teorisini, resim yapma ya da başka sanat dallarının hem madde [madde?] hem de insan aklıyla ilgili olduğunu söylemek riskini göze alır ki?

[Ben [YZK] alırım;

Madde demek, var olan her şey demektir, madde harekettir. Ya da daha çok karşılıklı etkileşimlerdir. Madde hakkında verilebilecek tek genel tanım budur. Ama ‘genel’ yerine tek ‘kesin’ tanım yapılmak istenir ve bu yolla her var olan ve var olması mümkün olan şeyin varlık nedeninin ortaya çıkarılması istenirse, o zaman yeniden idealizmin ya da mekanikçiliğin neden olacağı yanılsamaların içine girmiş oluruz.]

İnsanoğlunun doğayla tüm ilişkilerinde, insanı doğanın üzerinde ya da onun denetiminde düşünürsek, bu etki 2 nedene dayanır;
Ya hareket eden nesnenin özelliklerine
Ya da nesnenin üzerinde hareket ettiği özelliklere.

Akıl kanunları ve madde kanunları [ide-madde, töz-madde, akıl-madde→ yine mi idealizm?]
Doğaları gereği pek de benzememektedir ve bu nedenle bunları sanki aynı bilgi kolları mensubuymuş gibi birbirine karıştırıp birleştirmek tüm rasyonelliğe zıt düşecektir.

Fizik(sel) bilimler, madde kanunlarıyla (‘laws of matter’) ve madde kanunlarına bağlı kompleks olaylar üzerinden hareket eder.

Akli (mental)ya da psikolojik (ahlaki –moral-) bilimlerse akli kanunlarla (laws of mind) ya da insan aklına bağlı gelişen olaylar üzerinden hareket eder.

Zenginliği üretme kanunları hem Si’ın hem de hemen hemen tüm fizik(sel) bilimlerin konusudur. Bir kısmı akli kanunlara aitken diğerleri Si kanunlarına aittir ve Si sonuçta hepsini bir araya getirip toplar.

Yukarıdakilere bakıldığında şu, Si’ın doğru ve son tanımı gibi görünmektedir.
“İnsan doğasına dayalı olan ve zenginliğin üretimi ve dağıtımını ele alan bilimdir” veya “zenginliğin üretim dağıtımıyla ilgili ahlaki ve psikolojik kanunların oluşturduğu bilimdir.”

-----

Siyasal iktisat, spekülatif siyasi bilimlerin bir dalıdır. Sosyal devlette insanın doğasının değişmesi veya insanın toplum içindeki yaşamı ile ilgilenmiyor. İnsanı sadece zenginlik elde etmek isteyen ve bu amaca ulaşma yöntemlerinin karşılıklı faydasını ölçebilen bir birey olarak algılıyor. İnsanlar zenginliğin peşinde koşuyor. İnsanı diğer duygularından arındırıyor. Sadece zenginliğin peşinde koşma ile ilgili olabilecek duyguları ele alıyor, örneğin çalışmayı sevmeme ve maliyeti olan şeylerden hoşlanmaàbunları hesaplamalarının içine alıyor. Siyasi iktisat insanı sadece zenginliği elde etme ve tüketme ile ilgilendiğini varsayıyor ve sadece bu amaçlar peşinde koşan bireylerin ne tür bir yoldan geçeceğini gösteriyor. İnsanlar zenginliği daha çok zenginliğin üretimi için kullanıyor, mülkiyet kavramını geliştiriyor ve yasalarla bu mülkiyeti güvence altına alıyor, emeğin verimliliğini arttırmak için farklı planlar yapıyor… Bilim bu işlemlerdeki kanunları araştırıyor ve insanın hep daha çok elde etmeyi daha aza tercih ettiğini varsayıyor. Hiçbir siyasi iktisatçı insanların bu şekilde olduğuna inanmıyor ama bilim bu şekilde yürümek zorunda. Bir etkinin birçok nedeni varsa bu nedenlerin ayrı ayrı araştırılması gerekiyor ve yasaları da ayrı şekilde incelenir ve böylece bu etkiyi öngörebilir veya kontrol edebiliriz (çünkü etkinin yasası o etkinin nedenlerinin yasalarının toplamından ibarettir). Siyasi iktisat insanların zenginlikle alakalı davranışları ile ilgileniyor. İnsanların zenginlik elde etme isteklerinin başka hiçbir şey tarafından engellenmediği durumda ne gibi etkiler yaratacağını inceliyor.
Siyasal iktisadı şu şekilde tanımlamak mümkün : ‘Başka bir nesnenin peşinde koşmanın etkilemediği sürece insanlığın zenginlik üretimi için birleşmiş işlemlerin toplumdaki fenomenlerinin kanunlarını inceleyen bilim’.
Bir bilimin tanımı o bilimin felsefi yönteminden, yani araştırmanın hangi yollardan yapılacağı ve gerçeklerine nasıl gelineceği, ayrılamaz.

Tüm bilimlerde farklı görüşler vardır. Sadece gördüklerine inandıkları ile değil aynı zamanda bunu görmelerini sağlayan ışığın nerden geldiği konusunda farklı düşünürler. Bu farklı görüşlerin en yaygın örneği teori ve deneyim arasındaki kavga. Aslında her iki taraf her şeyi teorize ediyor ve her iki tarafta deneyimlere dayanıyor ama aralarında önemli bir fark var: bir grup açık örneklerden yola çıkarak yukarıya doğru genel bir sonuç çıkarıyor, diğer grup ise daha geniş bir deneyimden yola çıkarak genel bir sonuç çıkardıktan sonra aşağıya doğru inerek çeşitli kesin sonuçlara ulaşıyor. Bu yöntemlerden ilki tümevarım yöntemi, ikincisi ise tümevarım ve sonuç çıkarmanın bir karması. İlkine a posteriori, diğerine de a priori yöntemi diyebiliriz. A posteriori yöntemi belirli deneyimlerden yola çıkarak sonuç çıkarır. A priori yöntemi varsayılan hipotezlerden bir sonuç çıkarıyor ve bu yöntem matematik ile değil genel bir mantıkla hareket ediyor. Bu hipotezlerin doğruluğunu kontrol etmek ise bilimin uygulanmasına bırakılmıştır.

Önceden verdiğimiz tanımda iktisat soyut bir bilim olarak tanımlanıyor ve a priori yöntemini kullanıyor. Zorunlu olarak varsayımlardan yola çıkar. Hipotezler üzerine kuruludur. Siyasi iktisat insanı en az emek ile en fazla zenginlik elde etmeye çalışan bir birey olarak kabul eder. Belirli bir şekilde davranarak bir işçinin daha yüksek ücret alabilirse, bir kapitalist daha yüksek kâr elde edebilirse veya bir toprak sahibi daha yüksek rant elde edebilirse bu davranışta bulunacaklarını kabul eder. Yani siyasi iktisat varsayımlardan hareket ediyor. Bu varsayımlar temelsiz olabilir ve dünyaca kabul edilmiş olmayabilir ama sadece soyut olarak gerçek, bazı koşullar altında gerçekler.

A priori yöntemi sosyal bilimlerde gerçek elde etmenin tek yöntemi.
Geometrideki sonuçlar insanların çizebileceği şekillerde tam olarak gerçek olmuyor ama kimse bu sonuçların gereksiz olduğunu iddia etmiyor veya Euclid’in dediklerini boş verip sadece deneyimlere dayanmamız gerektiğini söylemiyor.
İnsanların parasal avantajının bulunduğu davranışları ile ilgilenir iktisatçılar. Tıpatıp aynı olan iki insan olmadığı için sadece bazı koşulları dâhil etmeyerek genel sonuçlar ortaya çıkabilir.
Bu bağlamda a posteriori yönteminin yani kesin deneyimler yönteminin bu bilimlerde anlamlı bir gerçeğe ulaşmak için etkili olmadığını ifade ediyoruz. Ama a priori yönteminin yardımı ile etkin bir şekilde kullanılabilir ve onun vazgeçilmez bir unsuru olabilir.

Ahlaki bilimlerde deney yapmak çok zordur. Bu bilimleri incelerken kendiliğinden olan, hazırlıksız ve kendimizce yönetilmeyen, karmaşık ve bizim açıkça bilmediğimiz koşullarda yer alan ve işlemin büyük bir kısmını gözlemlemediğimiz deneyler içinde sınırlıyız.
Experimentum crucis [kesin deney] çok zor elde edebiliriz.
Etki B ise ve soru A nedeninin bu etkiye yol açıp açmadığı ise, önce A hariç tüm koşulların değiştiği bir deney yaparız ve sonuç yine B çıkarsa o zaman A onun nedenidir. Veya diğer koşulları aynı bırakıp A’yı değiştirir ve B sonucuna ulaşmazsak o zaman B’nin nedeni yine A’dır. Bunlar experimentum crucistir, varsayımı kanıta dönüştürür.

Ama ahlaki bilimlerde sonucu etkileyen birçok koşul olduğu için ve bu koşulları değiştirmek zor olduğundan bu deneyleri yapmak imkânsıza yakındır.

Ticareti sınırlayıcı politikanın nasıl bir etki yaratacağı konusunda nasıl bir kesin deney elde edebiliriz ki? Her şeyiyle aynı ve her konuda aynı politikaları uygulayan iki ülke bulmak ve bunların bir tanesinin sınırlayıcı ticaret uygulaması diğerinin de serbest ticaret uygulaması gerekir. Ama bunu bulmak imkânsızdır.

Spekülatif soyut yöntemi olan a priori yöntemini kullanmaktan başka çare kalmıyor.
Bunu incelerken insanın davranışlarını etkileyen unsurlar aslında insan doğasının kanunları ve insanları hareket etmeye iten dış etkenlerdir ve bunları gözlemlemek kolaydır.
Bu bilimin mükemmel bir soyut bilim olması için etkilerini görmek amacıyla içinde barındırdığı koşulların tüm durumlara ortak olan koşullar olmalı.

Siyasal iktisadın prensiplerinin özel bir duruma uygulanması gerektiğinde bu durumun tüm koşullarını içermesi gerekir. Bu durumlara rahatsızlık veren nedenler deniyor. Buna göre bu durumların tüm detaylarının bilinmemesi ve dikkatimizin başka yöne çevrilebilme olasılığı duruma belirsizlik katıyor.

Bu, siyasal iktisattaki tek belirsizliktir. Bu nedenlerin bilinmesi bilimsel kesinlikten bizi uzaklaştırmıyor. Rahatsızlık veren nedenlerin kendi kanunları var ve rahatsız edilmiş nedenlerinde kendi kanunları var. Rahatsızlık veren nedenlerin kanunlarında rahatsızlığın doğası ve miktarı a priori belirlenebilir. Ve böylece genel etkiye bu nedenlerin etkisi eklenir veya çıkarılır.

Rahatsızlık veren nedenler insanların zenginlik isteğiyle ilgili olabilir ama yeterince genel olmadığı için dâhil edilmiyorlar.

Belirli bir durumun tüm koşullarını bilseydik kesin deneylerden çok az fayda elde ederdik. Nedenler veri olduğundan bütün farklı birleşimleri denemeden sonuçları bilebilirdik. Bu koşulların hepsini çok açık bir şekilde bilseydik peygamber olurduk. Ama koşulları kendi gözlemimizle bulmamız gerekiyor ve karışık durumlarda yapılan gözlemler kusurlu olur. Bu yüzden her zaman etkisi olan tüm koşulların sadece bir bölümünü göz önünde bulundurma riski ile karşı karşıyayız.

Teorimizi doğrularken ulaşabildiğimiz özel durumlara göre oluşacağını düşündüğümüz sonuçlara bakabiliriz. Genelde argümanımızın temelinin yetersiz olduğunu ve dayandığımız verilerin gerçek etkinin sadece bir parçasını ve önemli olmayan bir parçasını oluşturduğunu görüyoruz.
Karışık durumlarda insanlar gözleriyle değil önyargılı fikirleri ile görüyorlar.
Felsefe ruhunu ve aktif hayatın izlemini birleştiren kişi Turgot idi.

Bir siyasi iktisatçı ticari bir olayı anlayamıyorsa, ya bu ülkeyi etkileyen bazı gerçekleri bilmiyor veya bunları biliyorsa bunların etkilerini bilmiyor. Bu ikinci durumda soyut bir sistem olarak sistemi kusurlu ve varsayımların sonuçlarını doğru bir şekilde bulmasını engelliyor.

Pratik filozofun yöntemi iki unsurdan oluşuyor: biri analitik diğeri sentetik. Var olan toplumun durumunu analize etmeli ve bunu yaparken toplumu oluşturan unsurların hiç birini kaybetmemeli. Bu unsurların kanunlarını öğrenmek için bireylerin deneyimlerine başvurduktan sonra sentez yapması gerekiyor; bütün bu etkileri bir araya getirip tek başlarına yol açtıkları sonuçlardan genel bir sonuç çıkarması gerekir.

Ama insanoğlu hiçbir zaman tam bir kesinlikle her şeyi öngöremez.
Bütün bu önlemlere rağmen kısmi görüşlere sahip olmak mümkün ama en azından bunlara karşı en iyi tedbirleri almış oluruz.

Etkiler genellikle birçok etkinin rekabetinden doğar. Bir etkinin üzerinden atladıysak diğer etkilerden yola çıkarak bir mantık yürütebiliriz ama bu çok yanlış olabilir. Varsayımlarımız doğru olur, mantığımız da doğru olur ama sonuç özel durumlarda geçerli olmayabilir. Bu yüzden sonuçlarımızda her zaman küçük bir şüphe vardır.

Saydığımız prensipler genel anlayışa karşı değildir ama genellikle sisin arkasında görülür [yani herkes görmüyor].

İktisatçıların yaptığı hatalar çok büyük bir genellemeden kaynaklanmıyor. Hatası genellikle çok geniş bir iddiada bulunmak yerine yanlış iddiada bulunmaktan kaynaklanır. Çünkü belirli bir sonuç ortaya koyuyor, hâlbuki bu sonuca olan bir eğilimden, bu tarafa belirli bir güç ile giden bir güçten bahsetmesi gerekir. Bir kanun ve bu kanunun istisnası yoktur. İstisna varsa iki tane kanun vardır ve bu kanunlar birbirlerini tamamlar. Sadece sanatta istisna vardır.

Posted by N. Emrah AYDINONAT Cumartesi, Nisan 07, 2007